Ortopedik günlükler: hal ve gidişat!

Sol ayak bileğimde, Lateral Malleol kırığı teşhisi ile dize kadar alçı ile sarmalanmamın bugün 25. günü. Önümüzde yaklaşık 20 gün daha var.

İlk 24 saati atlattıktan sonra, bir ayağınızı havada taşımaya başladığınızı kabullendikçe hayatınızda bazı değişiklikler yapmanız da kaçınılmaz oluyor. Hali hazırda evimde ve günlük rutinimde değişenleri madde madde paylaşmak isterim. Yeni deneyimlerle liste elbet uzayacaktır.

Yürü yürü, koş koş!

İki model değnek varmış. Benim değneklerimi (kanadyen model) getiren arkadaşım tamamen sezgisel hareket etmiş olsa da bence iyi iş çıkarmış! Doğru değnek seçimi için bu yazıyı okumanızı önerebilirim.

Değneklerin kullanımı ile ilgili deneyim önemli. Koyu renkli kısmı kolunuzun arkasına gelecek, bir adım atacağım diye üşenip elinize geldiği gibi önünden tutarsanız dengenizi kaybetmeniz an meselesi!

Merdiven konusunda başlarda acemilik ve korkaklık çektim. Çocukken ve hatta büyükken de çok düşmüş, dizini kanatmış biri olarak ilk kez doktorluk olunca insan biraz daha temkinli oluyor herhalde. Merdivenin başında durup da aşağı doğru eğilince basamaklar gittikçe dikleşmeye başlıyor sanki. Tabi bu içgüdüsel tepkinin kaynağında yüksekliği birbirini tutmayan basamaklar inşa eden müteahhitlerin katkısı da yok değil. Misal, bizim ofiste kimse çay ocağından çayını dökmeden getiremez, bir basamak diz boyunda iken bir sonrakini çift atlasan yeri olabiliyor, maalesef.

İnternette bulduğum bu video ilham verici, izleyin moraliniz düzelsin :)

Uzak uzak yollar!

Hazır önümüz, her gün işe giden arkadaşlarımın tatilde ve trafiğin de müsait olacağı 1 Mayıs bayramı iken, yalnız yalnız oturacağıma ailemin yanına Ankara’ya mı taşınsam diye ilk günden araştırmalara başlıyorum. Seke seke nasıl etmeli de nasıl gitmeli? İlk alternatif olarak, uçak ile bir saat çekilebilir görünüyor. Satın alma sırasında, bilet satış temsilcisine bilgi verdiğiniz takdirde, uçakta boş yer olduğu sürece yanınızdaki koltuğa check-in yapılmıyor. Garantisi yok tabi ama hadi tüm koltuklar satılmış olsa bile kabin içinde yer değişikliği veya ayak altına tabure verilmesi gibi öneriler, çağrı merkezinden aldığımız diğer dipnotlar.

Gel gör ki, normal zamanda bile o bir saatte ayağımın şişebildiğini, hatta uçaktan inince metroya kadar yalın ayak yürümüşlüğümü hatırlayınca bu alternatiften soğuyorum. Kaldı ki, uçmak bir saat sürüyor ama buradan havaalanına gitmek, güvenlikten geçmek, tekrar havaalanından eve gitmek gözümde büyüdükçe büyüyen diğer adımlar. Hele ki, ilk günkü hareketlilikten sonra hamlık çeken ve sonraki iki günde yukarı bile kaldırmama müsaade etmeyen kollarımın ağrısı ile beraber düşündüğümde :(

Zaman ile ilgili bir sıkıntım olmadıkça normal zamanda da yaptığım gibi otobüs alternatifine bakıyorum. Ama evden otogara ve otogardan eve geçecek aktarmalara köprü trafiği riski de eklendiğinde 7-8 saat sürebilecek sarsıntılı bir yolculuk da fena halde gözümü korkutuyor.

Karar olarak, fizyoterapist arkadaşımın önerisini dinliyor ve en azından iki gün heyecan yapmadan evde oturup dinlenmeyi tercih ediyorum.

Bu nokta, 1 Mayıs kutlamaları nedeni ile emniyet kuvvetlerinin ve belediyenin aldığı “güvenlik” önlemleri gereği, tüm toplu taşıma alternatiflerini engellendiği bir günde yılmayıp beni ziyarete gelen iki arkadaşıma ve özellikle ilk günlerde telefonu elimden düşürtmeyen, iş çıkışı demeyip tek izin gününü gözetmeyip ziyaretime gelen, yemek getiren, market alışverişimi yapan, dünyanın dört bir yanından mesajları ile moral veren, yirmi yıllık olsun iki aylık olsun tüm arkadaşlarıma teşekkürün yeridir :)

günün ara öğünü: posalı meyveler ve süt

günün ara öğünü: posalı meyveler ve süt

Evim evim güzel evim!

Yerde kayıp duran halıyı, kilimi, yolluğu bir kenara toplayarak işe başlayabilirsiniz. Önümüzdeki altı haftada süslü bir ev değil yere sağlam basan tek ayağınız daha kıymetli olacak!

Hazır konu açılmışken, masa örtüsü fikrine de biraz uzağım. Bir sandalyeye kendimi bir tanesine ayağımı oturtmaya çalışırken bir de örtünün altından mesafeyi tayin edebilmek ilk günlerde biraz zor.

Tekerlekli ve kolayca çekerek iterek hareket ettirebildiğiniz bir sehpanız, masanız, tabureniz varsa sakladığınız dolaplardan çıkarın, işinize yarayacak!

Koltuklarınızı süsleyen renk renk yastıklar için de aksiyon vaktidir. Alçılı bacağınızı otururken ve yatarken yüksekte tutmanız şişmesini engellemek için faydalı.

Altında kaydırmaz olan, üzeri desenli, oyuncaklı çorabınız, terliğiniz varsa ne ala, yoksa en cafcaflısından edinebilirsiniz. İyi yanından bakın, bir çift çorabı iki seferde giyeceğiniz için kirli çamaşır derdiniz azalıyor.

İlk günlerde cepli sweat, mont, kazak giymek de pek şart değil bence. Hani henüz değnek ile bedeninizi taşımakta zorlanıyorken bir de değneğin kollukları o ceplere takılmaz mı, tam ev kazası bahanesi.

Tabi, tüm gün otur otur da zaman geçmez, buna belinizin, sırtınızın ağrısı izin vermez başta. Elinize kolunuza kuvvet kalkıp gezinin, buzdolabını açın, bir elma alın. Tamam, elmayı aldınız da,  bir elinizde elma iki kolda değnek ile televizyonun karşısına kadar nasıl gidilecek? İlk günlerin on puanlık teknik sorusu! Öneriler: Şortunuzun büyük bir cebi işe yarar,  tişörtün belini kanguru karnı misali kıvırıverdiğinizde ufak tefek şeyleri taşımak için uygundur veya dengenizi bozmayacak ağırlıklar için küçük bir poşeti değneğinizin kolluğuna geçirilebilirsiniz. Değneği buz hokeyi sopası olarak kullanma becerisi de zaman içinde gelişecek diğer bir yeteneğiniz olacak. Bu kadar gezdikten sonra hasta ziyaretinize, ev işlerinize, market alışverişinize gelmiş eşiniz dostunuz da eli boş gelmemiş kitap getirmiştir. Faydalı! İlk günler uykulu, ilk iki hafta gündemden uzak olsanız da son günlere doğru daha rahat hissedecek ve kitap okumak, dergi karıştırmak, blog yazmak, masada yap-boz (puzzle) yapmak hoşunuza gidecek, hem iyileşince çerçeveletirsiniz ve güzel günlerinizin bir anısı olur! 

Ne yemeli, ne içmeli?

Bana sorarsanız, “normal” günlük hayatınızda tükettiğiniz kalori miktarını azaltmakta fayda var. Bir, iki ayağınız yere basarken harcadığınız enerjiyi düşünün bir de şimdi tüm gün evde oturup, ayaklarınızı uzatırken harcadığınızı. Hadi çikolata, kahve olmasın da tüm gün oturuyoruz cips yiyip cola mı içsek derseniz de ben bunları normalde de tüketmediğim için ne desem boş’ Kilo almanızın ve kas kaybınızın bedelini kollarınız ve ilerleyen günlerde içleri kızarmaya ve acımaya başlayacak elleriniz öder. Tercih sizin :)

Sigara içiyorsanız bırakmanın tam da zamanıdır, hatta alçından öngörülen sürede kurtulabilmenin vazgeçilmez şartıdır. İnanmazsanız kemik sağlığı ile ilgili bilimsel makalelere ve istatistiklere bakabilirsiniz.

Çay, kahve ve çikolata tüketimi de iyileşme sürecini olumsuz etkileyen gıdalar.

Günlük hareket miktarınız bir anda azalınca sindirim sisteminizin adaptasyonu da zaman alacaktır. Ben tam buğday ekmeği ve kuru kayısı ile takviye etmeye çalıştım ama prebiyotik süt ürünleri ayrıca işe yarayabilir.

en şifalısından annemin kemik corbasi

en şifalısından: annemin kemik çorbası

Her derde deva kemik çorbası, bu hastalığın olmazsa olmazı. Öyle ki, bu sayede annem de atmış yaşından sonra yeni tarifler keşfetti.

İkinci günümde beni terbiyeli ve bol şifalı kemik çorbası ile tanıştıran arkadaşlarımdan sonra Ankara’da da menümün baş lezzeti. Koyunların sırtındaki veya dananın bacağındaki yani içinde ilik olan kemiklerin kaynatılması ile yapılan bu yağlı çorba bence gayet lezzetli ve uzun süre tok tutuyor. Her zaman yenebilir ama ölçüyü kaçırmamak gerekli. 

İlaç kültürüm sınırlı olunca, önce acilde yazılan bir ağrı kesici ve mide ilacının prospektüslerini okuyor ve eczacının ilaç kutuların üzerine yazdığı gibi tok karna tüketiyorum. Sabah aç karna bir mide ilacı (yoğun ağrı kesici kullanımı mideye zarar verirmiş), öğlen ve akşam da tok karna birer ağrı kesici.

İlk günlerin heyecanı ve işe gitmiyor, sokağa çıkmıyor olmanın siz farketmeden bilinç altınızda açtığı boşluğu ağrı kesicilerin uyku etkisi dolduruyor. Tuvalete gidip gelmek bile yarım saat sürerken günleriniz oldukça hızlı geçiyor. Hatta ilk haftanın sonuna doğru zaman merhumumu kaybettiğim ve günleri karıştırdığım da olmuştur. 

Onuncu gün muayenemde doktor, çok ağrım var mı diye soruyor, beni pek şikâyetçi görmeyince de bir şey demiyor. Ben de ağrı kesicimi günde bir veya sadece ağrım oldukça içmeye başlıyorum. 25. günde muayeneye gittiğimde ise doktor ağrı bile sormayınca, ben soruyorum: “benim ilaçlar vardı ama pek içmiyorum, ayağımda şişme olur mu içmezsem?” “Yok”, diyor. Ağrı kesicinin kemiğin kaynama sürecine bile olumsuz etkisi varmış hatta. Doktorunuza sorun ve hele ki on gün sonrasında ilk şoku atlatmışken metanetinizi koruyun ve çok ağrınız yoksa ilaç içmeyin. Zira o derinden gelen sancı hissi alçı varken de yokken de üç ay boyunca inceden devam ediyor.

Banyo zamanı!

Siz siz olun en sık rastlanan ev kazasına kurban gidip de hali hazırdaki tek ayağınızı ıslak zemine feda etmeyin.

Benim “büyük beyaz” Çapa’nın acil servisinde sarılıp sarmalanmış normal beyaz alçı olduğundan su görünce hemen renk değiştiriyor. Amerikan alçı olarak da bilinen sentetik bir alçılama metodu daha varmış ki su geçirmezliği ve hafifliği artıları, fiyatının yüksekliği ise eksisi imiş. Tabi hal böyle olunca devlet hastanesinin acilinde bulunması şans eseri olmalı!

Sabah sabah, bir duş alayım da kendime geleyim ritüeline ara vereceğiniz günlerdesiniz. Birkaç gün içinde hava durumun beklenen mevsim sıcaklığının altında olmasına şükretmeye bile başlayabilirsiniz :)

Banyo yaparken siz ayakta olsanız da alçılı ayağınız yüksekte durmalı zira özellikle ilk günlere bacağınızın şişmesi ve parmaklarınızın morarması an meselesi.

İlk iş, bacağınızı çöpe atmanız gerekecek. Büyük banyo harekâtınıza, size uygun çöp torbası boyutunu saptayarak başlayabilirsiniz. Alçınızı bir güzel paketlemiş olsanız bile alçınızdaki mor kalemle atılmış imzalar pembeleşebilir veya benim gibi son anda banyodan çıkarken ayağınız yerdeki su birikintisine dalabilir.

Paniğe gerek yok! Çorap kurutmak için işe yarayan saç kurutma makinası alçınızı da kurutabilir. Alçının suyu emmiş olma miktarına bağlı olarak birkaç saat arada sırada nemliliği kontrol etmeniz faydalı.

Daha başka ne aksilik olabilir ki dediyseniz buradan buyurun: Bir anlık denge kaybı ile sifon elinizden kıvrıla kıvrıla düşer ve su dizinizin kenarında açılmış boşluktan içeri akıverir. Aman neyse kurtardım derken, üstünüzü giyinirken tabanınızdaki su topu yutmuşsunuz kıvamı içinizi cız ettirirse, önce ayağınızı iyice geri atın ki sarnıç misali tabanınızda birikmiş su dışarı aksın. Akmayanı da iyice kurutmak gerek ki alçı suyu emip de nem, koku yapmasın. İnce bir cetvel ile parmak uçlarının altından sokulan kağıt havlu epey işe yarıyor, benden söylemesi!

Günlerin getirdiği: Sosyal medya çok yaşa!

4. gün: “oh eve gitsem de ayaklarımı uzatsam” mı diyosun, bi daha düşün! hopla, zıpla, bağdaş kur!

7. gün: “sadece 3 hafta kaldı!” – hala kendimi büyüme çağında sandığım için 4 haftada iyileşebileceğimi sanıyorken

8. gün: “bir iyileşeyim neler yapacağım!” – günler, haftalar geçtikçe, liste uzar da uzar

9. gün: “kan şekerim dalgalı, akşam yemeğinden sonra bir iki saat resmen üşüyorum” – birkaç akşam oldu, geçti, bünyede soğuk algınlığı vardı herhalde

10. gün: “randevu saati sistemi sadece reklam, düzen aynı düzen, sabah erkenden gelip adını listeye yazıyorsun @ Çapa” – 10 gün muayenesi için ilk günden verilen kağıtta sabah 8 yazıyor, internetten Çapa’nın randevu sistemine bakıyorum saat 14:30 yazıyor. Telefonla çağrı merkezine ulaşmayı başarabilen bir arkadaşıma, görevli bayan “kağıtta yazan saatte gelsin, sistemde hata var” demiş. TV’deki kamu spotlarını da dikkate alıp “beni bekleyen doktoruma” muayene olmak için 8′e on kala hastanede oluyoruz. Düzen aynı düzen meğerse, tek fark sadece randevusu olanlar sıraya girebiliyor. Randevu verilirken herkese sabah 8 saati veriliyor ve 4 tane doktor var. Sabah gelen henüz kapalı olan gişenin önündeki kağıda yazıyor. Saat 8 olunca bir “akıllı” çıkıyor tabi, “ilk ben geldim” de “adımı yazacağımı bilemedim” de, hasta başına ortalama 2 kişiden oluşan refakatçi grubu heyecanlanıyor tabi ve beş dakika kadar sonra gelen memur abla “ne bu karmaşa, bu gürültü de ben nasıl çalışacağım, sistemde randevusu olanlar girsin sıraya” diyerek son noktayı koyuyor. Az önce kendisine durumu anlatmaya çalışanlara atıp tutan yaygaracı abinin durumu ise söylediğinden biraz daha farklı imiş ve paşa paşa sona geçiyor. Doktorların muayeneye başlaması da saat 9′a yaklaşıyor ve 22. sıra 4. veya 5. hasta olarak bana geliyor. Ayağımın sağlı sollu röntgenlerini çekip şöhretini artırmak için ikinci bir sıradan sonra “alçı 6 hafta kalacak, bir aylık rapor vereceğim, iki hafta sonra tekrar görelim” ile konu kapanıyor.

10. gün: “Bolu dağları yeşermiş de sis altında kalmış ya, hayatta bu güzelliği görmeyenler de, bakıp da göremeyenler de var, şükürler olsun!” – Ankara yolları

16. gün: “on basamak inip çıktım! – merdiven antrenmanlarına başladım

17. gün: “dağ bayır gezebilmeyi, çimlerde çıplak ayakla yürümeyi ve spora gitmeyi özledim”

18. gün: “büyük beyaz ile benekli güneş keyfinde!” – mevsim normallerinin altında seyreden havalar bugünlerde güneş açtı ve balkonda kemiklerimi ısıtıyorum, yaşasın D vitamini! Balkon sandalyesini sürükleye sürükleye oturmaya çalışırken bir an dengemi kaybediyorum ve refleks olarak boştaki yani alçıdaki ayağımın üstüne basıyorum. Yuppi, ayağım uzamamış, uzamamış :) Bir kaç gece önceki rüya bilinçaltımda kalmış demek ki. Rüyamda iyileştiğimi ve değneksiz yürüyebildiğimi görmüştüm. Bir kaç adım atıyorum ama alçılı bacağım daha uzun sanki ve yürürken topuklu ayakkabı giymişim gibi ses geliyor. Ayağımın altına bir de bakıyorum ki, kaynayan kemiğim uzamış ve tabanımın altından dışarı çıkmış ve ben ancak ona basarak yürüyorum. Bundan sonra böyle mi olacak diye üzülürken uyanmışım ama sonra unutmuşum, ta ki tabanımı tekrar hissedene kadar. Ayağımın üstüne basmam doğru değil ama acımadı neyse ki. Çabuk toparladım.

25. gün: “büyük beyaz doktorda!” – Röntgenlerim çekiliyor. Çapa’daki ilk röntgenlerime ulaşamıyoruz ama kemik kaynamaya başlamış ve “6. hafta tekrar muayene edip alçıyı çıkarabiliriz” diyor doktor. Sonrasında da fizik tedaviye başlayacakmışım.

27. gece: “rüyamda bile ancak değnekler ile yürüyebiliyorum!” – kötü rüyalar bunlar, unut unut!

30. gün: “büyük beyaz ile bir ay dolar; küçük parmağımı özledim” – sol ayağımın küçük parmağı alçının içinde kalıyor ve parmaklarımı oynattığımda hissedebilsem bile göremiyorum.

İlk ayın sonunda bir de yazılmamış olanlar var tabi. 

25. günde alçılı sol ayağımın parmak araları soyulmaya başladı. Ölü deri kendi kendini atıyor yani. 32. gün gibi parmaklarımın üstü de soyulmaya başladı.

Sağ ayağım bir anda iki katı yük üstlenince taban derisi kalınlaştı ve şu an geçen aya göre daha sert. Mevsimsel geçişlerin de etkisi olabilir tabi ama insanın hamama gidip keselenesi geliyor.

Alçılı ayağımda tırnaklarım uzamıyor. Bunun nedeni de yeterince kan akışı olmadığı için. Tırnakların kalınlaşması da normalmiş, benimkiler henüz normal!

İlk günden bu yana her arayan kaşıntı soruyor ama bende kaşıntı da yok. İnternetten baktığım kadarı ile alçının içindeki pamuklu sargı bezinin, havasızlığın ve terin ciltte yaptığı tahrişten dolayı kaşıntı olurmuş. Hatta bunu önlemek için uzun süreli ve kalçaya kadar uzayan tam alçılarda sarmadan önce bacağa özel bir çorap da giydiriliyormuş.

Üçüncü günden sonra şişin de inmeye başlaması ile alçım diz tarafından gevşedi ve gece yatarken bile ayağımı yüksekte tuttuğum için de şiş şikayetim en az seviyede. Cildimin hava almasında işe yaramış olabilir.

Kaşıntının diğer bir nedeni de yaralı bölgede yeni gelişen kılcallar ile kan akışının yeniden başlaması ve canlanan dokunun hareketlenmesi imiş. Bendeki kırık kısa sürede tedavi edildiği için bildiğim kadarı ile dokuyu zedelemedi.

İlk günlerde daha tuvalete gidip gelesiye mosmor ve dolmacık olan ayak parmaklarım ikinci-üçüncü haftadan sonra daha rahatladılar. Doktorun dediğine göre, morarma hali alçı çıktıktan sonra da bir süre devam edecekmiş ama gitgide azalacak olması iyi haber. 

43. gece: “bu gece son #Diren büyük Beyaz!” – ilk sabahki “umut dolu” mesajıma cevaben!

43. gün: “geldi ayrılık vakti!”

Doktor röntgene bakıp “kaç gün oldu?” diye sorar, “43″, “ee çıkaralım o zaman alçıyı artık!”, “evet evet :)”

Röntgene ben de bakıyorum ama pek anladığımı söyleyemem. Bacağım bir şekilsiz, ayağım kare gibi görünüyor. Kırığın olduğu yerde yani tam da bileğimin kenarında ince bir beyazlık var sanki. “burası mı yeni kemiğim?” diye soruyorum tabi bi heves. “Evet, orası. Kaynamaya devam ediyor.”

Daha da bir ay devam edecekmiş.

İlk gün önemsiz bir kayma olmuş ama yürümemde bir sıkıntı olmayacakmış. “Farketmez” diyor doktor. Bilmiyor ki, ben doğuştan sapa sağlam baş parmak kemiklerimden ne çekiyorum; hadi klasik giyinmeyi geçtim spor ayakkabı ile bile turistik! (bu da bana göre tabi, ortalama üstü düşünülebilir) bir şehir turu yapsam veya gün içinde ofiste otururken durduk yere bile ağrıyabiliyorlar; umarım bu önemsiz kayma da hayatıma yeni bir renk katmaz!

An itibari ile film şeridi kıvamında çıkarılan dersler:

* Ayağınızda veya herhangi bir ekleminizde bugüne kadar beş dakika içinde aşırı şişme olmamış olabilir ama ister burkulma ister kırık olsun, riske gerek yok. Üzerine basmayı düşünmeyin bile.

* Hatta buna göz yuman bir spor eğitmeniniz varsa da carlayın. Zira aynı gün, benden sonra derste biri daha sakatlanmış ve ben 15 dakika kıvranırken ortada olmayan yetkiler ikinci sakatlanmada alarma geçip hastayı dinlendirmiş, sonra kabaca muayene edip hastaneye yönlendirmişler. Hukuki olarak bu desteği vermek ve sizi hastaneye götürmek ile sorumlular. Tabi ben bunları canım yanarken değil de birkaç gün sonra salona giden arkadaşım yetkilerle konuşunca öğreniyorum.

* Taksici iki adım için trafiğe girmesin diye hastanenin köşesinde inip yürüyüvermeyin, hastanenin kapısında inin.

* Koridorda “aman da kalçalarım” diye dolanıp duran teyzeler varken hasta bakıcı tipinize bakıp da sizi önemsememiş olabilir; ağrınıza ne kadar katlanabiliyor olsanız da abartın biraz. Ne oldu yani seke seke gittim, muayene oldum, röntgen çekindim, hasta kaydı yaptırdım ve bir de üstüne otomatik kapı ters yönde çalışmıyormuş da tüm hastaneyi dolanıp geri gelmem gerekirmiş diyen başka bir hasta bakıcıya kapıyı kartı ile açması için ricada bulundum da. Bir de bin işit! Görmüyor musun iki metre için ayağımı sürüklüyorum işte, var demek ki bir derdim!

* Ortopedi acili girişindeki tekerlekli sandalyeleri neden görmedim acaba? Gerçi ikinci gün gittiğimde de akıl edemedim. Poliklinikteki muayenelerimde kardeşim öğretti.

* Eve vardıktan sonra asansörden kapıya kadar kaç kere zıp zıp, tek oda evin içinde daha ne zıplıyorsun değil mi? Bırakın ortalık dağınık kalsın. Bir yandan sizi teselli eden, bir yandan da “daha bunlar iyi günlerin” diyen, “dolanma fazla, yat uyu” diye tatlı-sert fırçalayan arkadaşlarınıza kulak asın mesela:)

Düüttttt!

Hızlı bir kırk günlük hafıza yoklamasının ardından doktoru dinlemeye devam ediyorum. Doktor gözlerimin içine bakarak anlatmaya başlıyor: “Şimdi alçının çıkarılması için yazacağım, alt kata gideceksiniz. Alçı çıkınca, bir süredir üzerine basmadığın için kasların zayıflamış olacak. Hareket edemeyeceksin”, “Tamam”

“20 günlük de rapor yazıyorum, iki hafta sonra muayeneye gelirsiniz, duruma bakarız.”

“Değnek ile yürü gene ama yavaş yavaş sol ayağına yük vermeye başla; tam basmadan.”

43. gün: geldi ayrılık vakti!

43. gün: geldi ayrılık vakti!

Yeni Oyun: 3 – 4 – 3 – 2!

Hasta bakıcı önce alçıyı boydan boya yuvarlak başlı elektrikli bir testere ile kesiyor. Sonra kanca gibi bir aparatla iki yana açıyor ve sargı bezlerini de makas ile kesiyor. Bir ara, “epey gevşedi, ayağımı çekip çıkarsam” dediğimde bana sadece gülümsüyor. “Çıkaramazsın ki!”. Çıkaramıyorum.

43 gündür bana askıntı olmuş, yakamı bırakmamış “büyük beyaz” ile nihayet yollarımızı ayırıyoruz. Gene de, kendisini oracıkta terketmeye içim el vermiyor ve kucağımı alıp eve dönüyorum.

Ayağım benim değil de dizimin altına bağlanmış bir şey gibi. Topalak, yusyuvarlak, alı al moru mor bir ayak, dizime kadar yer yer yeşiller ve şişlikler. Uzatsam 90 derede duran bir kalıp, dokunsam plastik bir deri! En küçük mor parmağıma sarılmak istiyorum, “43 gündür saklandığın alçının içinden göremedim ben seni, çok özledim” diyeceğim ama sanki birer yabancıyız!

Eve geldiğimizde bahçenin etrafındaki kaldırımdan değil de çimlerin üzerinden yürümek istiyorum. Kaç gündür pencereden süzdüğüm dut ağaçlarına dokunmak, çimlere basmak istiyorum. Henüz pek hissedemiyorum ama ayağım toprağa değsin istiyorum. Aman da aman, bahar bitmiş yaz gelmiş, bu karadutlar da pek lezzetli imiş!

43. gün: bahçe gezmesi

43. gün: bahçe gezmesi

Altı hafta sonra insan tek parça olarak suyun altına girmek de istiyor. Derinden sancıyan ayağımı sabunluyor ve ovalıyorum. Parmak uçlarımdan itibaren soyulmaya başlamış derim döküldükçe sanki ayağım da yumuşuyor ve kalıbı bozuluyor. 

Ayaklarınızı uzattığınızda onlara dikkatli bakın, parmak uçlarınız nasıl da öylesine uzanıyor. Akşam ayaklarımın ikisini de uzatmış televizyona bakarken bir an sol ayağımın da 90 dereceden biraz uzadığını farkediyorum. Hani, “lafı mı olur” diyebilirsiniz ama ben bir süredir bu kadar mutlu olmamıştım desem!

Gece yatınca iki ayağınız olduğunu hissediyorsunuz ya, ikisini de yan yana uzatabiliyorsunuz ya, bunlar güzel şeyler!

Bugün, altı hafta önce basit bir şekilde kırılmış hayatımın ikinci sınıfına geçtim. Artık 3 değil 4 ayak ile yürüyorum, en azından tüm sancısına ve tabanımdaki şişten dolayı yere tam basamama rağmen ayağımı sürüklemeye çalışıyorum. Yemek yerken masada ayağımı uzatmıyorum ve iki ayağıma da terlik giyiyorum. 

Ayak parmaklarını henüz tam açamasam ve çorap giymek istesem kılıf geçirilmiş pofuduk bir yastığa benzetsem de iki tane ayağım olmasını seviyorum!

Önümüzdeki İki hafta boyunca şişlerin inmesini, ten rengimin aldan mordan beyaza dönmesini bekleyecek ve ikisi kendimden olan 3 ayak ile yürümeyi öğreneceğim.

44. gün: alçı çıktı; şiş, mor ve sancıyan bir ayağım var

44. gün: alçı çıktıktan sonraki sabah. gece dinlenmiş, biraz toparlamış, tabii hala şiş, mor ve sancıyan bir ayağım var

46. gün: iki ayak ve tek değnek ile ilk adım :)

48. gün: “bir bardak su isteyen?” – ayağımın iç tarafındaki şiş inmeye ve parmaklarım, baş parmağımın kemiği belirginleşmeye başladı. Ev içinde tek değnek ile dolaşmaya başladım. Bir kaç adımdan sonra topuğumdan itibaren karıncalanmaya başlasa da bir buçuk ay sonra bir bardak su taşıyabiliyorum!

50. gün – “büyük beyaz” ile ayrılalı bir hafta oldu. İç taraftaki şiş hemen hemen indi. Bacağımdaki morluklar yeşerdi. Ayağımın dış tarafında (kırık kemik tarafı) bileğimden topuğuma kadar devam eden morluk kızarmaya başladı ve henüz bilek kemiği çıkıntısı belli olmasa da şiş normal bir boyuta indi. Tırnaklarım uzuyor. Bir haftadır un gibi tabanımdan, parmaklarımdan, ayağımın üstünden ölü derinin soyulması azaldı. Babamın çocukluğunda şişin inmesi için kırık çıkıkçılar zeytinyağı ile masaj yaparlarmış. Zeytinyağı olmasa da günümüzün Jojoba yağlı el ve vücut kremleri de benzer etkiyi sağlıyor. Akşam yatmadan ayağıma, tabanıma ve parmaklarıma krem sürüp masaj yapıyorum ve sabah uyandığımda farkı görüyorum.

55. gün: Değneksiz bir kaç adım atabiliyorum ve sonrasında sancı başlıyor. Topuğumun derisi hala diken diken ama yüklendiğimde ortaya çıkan karıncalanma hissi pek gelmiyor, arada geliyor. Değnek ile yürürken bileğimde sancıma yok ama tarak kemiklerim ve parmaklarım acıyor. Sanırım kasların zayıflaması dedikleri mevzu. Bileğimin etrafından topuğuma kadar kemer gibi saran şiş henüz inmedi. Bir de ayağımın üstünde tam da tarak kemiklerimin üstünde dışa doğru yumru gibi bir şiş kaldı. Dokununca acıyor. Sabah egzersizinde bileğimden her iki yöne doğru O çizmeye ve ayak burnumu kendime doğru çekip itmeye çalışıyorum. Henüz kendime doğru pek çekemiyorum. Ödev olarak ayağımı havada tutup alfabeyi yazmaya çalışıyorum. Bu hareket, ayak sağlığı için akademik olarak da tavsiye edilen bir çalışma imiş.

Ortopedik günlükler: 57. gün

57. gün: Topuğumdan bileğime gelen morluk iyice kızardı. Şiş azaldı. Ayağımın tümünün rengi, sağlıklı olana göre kırmızı.

58. gün: Doktor muayenesi. Röntgenler çekiliyor ve film bu kez kesintisiz. Alçının da gölgesi olmadığı için ekrana baktığımda ben de bir şeye benzetebiliyorum. Tam da ayağım ile bacağımın birleştiği dış köşedeki kemiğin arasını bir ton açıklıkta tazecik kemik hücrelerim doldurmuş. Kırığım kaynamış!

Üzerine basarken zorlanıyor muyum diye soruyor doktorum. “İlk günlerde topuğum karıncalanıyor gibi acıyordu ama şimdi arada sancı var, daha çok tarak kemiklerim acıyor, hamlıktan herhalde” diyorum. “Yok tamam kaynamış, yavaş yavaş değneksiz de yürümeye başla” diyor. 

Merdiven inip çıkamamam normalmiş. Merdiven inip çıkarken 4-5 kat fazla yük bineceği için üç aydan sonra öneriyorlarmış, “zorlama” diyor. Gerektiğinde ayağımı sopa gibi tutup değneğimden destek alarak tek tek inip çıkabiliyorum. Malum bizdeki şehir mimarisi ve kaldırım kültürü, yaşlıları, çocukları, bebek arabalarını geçtim hiç bir zaman engellileri düşünmüyor. Gerçi İstanbul’da iki tane düzgün kaldırım taşını yan yana bulunca şükrettiğim bile olabiliyor ama ne yapalım macera dolu memleket!

Hafta başı İstanbul’a hareket ve iş başı. Atıf hoca (Op. Dr. Mehmet Atıf Erol Aksekili) beni uğurlarken “üç ay sonra burada veya İstanbul’da röntgen çektir ve bir muayene ol” diyor. Bilek egzersizlerine devam!

62. gün: “back to the town!” – sahne İstanbul

63. gün: Yedi saatlik otobüs yolculuğu ve eve varış beni yormuş olmalı; gelince bavulun açılması ve ufak tefek ev temizliği derken henüz gün kararmadan kolumu kaldıracak takatim kalmadı. Komşu otelin havuz başından gelen düğün müzikleri ve gürültüsü eşliğinde ses dalgalarının nasıl olup da uzaklaştıkça yükseldiğini hatırlamaya çalışırken uyumayı başarabilmişim. Sabah erkenden ayaklanıp evi kış modundan yaz moduna çevireceğim. Ortalık yıkanmayı bekleyen kirliler ve paketlenip dolaba yerleşmeyi bekleyen temizler olarak dağınık durumda. Ben ise biraz oturup ayağımı uzatacak bir yer arıyorum. Akşamdan bu yana bileğimdeki şişte ve sızıda artış var. Neyse ki hava iki gündür parçalı bulutlu ve kuzeydoğu yönüne bakan evim serin. Buzdolabı henüz tam takır kuru bakır. Dinlene dinlene normale (rutine demek istemiyorum!) dönmek akşamı bulacak gibi.

Bugün 1 Temmuz. Yarın sabah işe başlayacağım. Umuyorum ki Temmuz, son iki aydan çok daha güzel geçecek ve tüm sızılar gündemden düşecek.

64. gün: Ofisteki ve İstanbul sokaklarındaki ikinci günümün sonunda evdeyim. Ten rengi normale dönmeye başladı. Bilek etrafındaki morluk ve genel olarak kızarıklık azalıyor. Bina içinde değneksiz dolaşmakla birlikte birlikte bina girişindeki merdivenlerde ve sokakta değnek kullanmaya devam ediyorum. İşe gidip gelmek için servis kullanıyorum ancak Boğaziçi Köprüsü Balmumcu girişinin aylardır kapalı olması nedeni ile servisin bizi aldığı yer değişti ve benim geçmem gereken yüksekliği değişken kaldırım taşları, delik deşik asfalt yollar beni değnek kullanmak zorunda bırakıyor.  Akşama doğru sıcak havanın da olumsuz etkisi ile şiş artıyor ve bileğimin hareket yeteneği oldukça kısıtlanıyor. Acı olmasa da derinden bir sızı başlıyor ve ayağım sopa gibi hareketsiz kalakalıyor. 

Şişten dolayı henüz normal ayakkabı giyemiyorum. Ev içinde plastik banyo terliği ile geziniyorum ve onun topuğu bile beni rahat ettirirken rahat olması için tercih ettiğim ancak altı ince bir plastik olan keten babetler esasen göründükleri kadar rahat değiller. Taze yetme ayağımı, kemiğimi koruyayım derken yüklenmeye devam ettiğim sağ ayağım sokaklardaki tüm taşın toprağın farkında ve akşama doğru baş parmağımdaki sancı artıyor. Bazen hangi ayağımın daha çok desteğe ihtiyacı olduğunu karıştırıyorum!

Ödemi önlemek için çay-kahve yok, çok su içmeye ve mümkün oldukça ayağımı uzatmaya çalışıyorum (ofiste ters çevrilmiş bir çöp kutusu masa altı konforu için şart). Ayrıca, tramva sonrası için özel bir çorap da varmış. Henüz medikal ürünler satan bir yere sormadım ama her ne kadar işe yarar gibi görünse de bu sıcaklarda giyebilir miyim bilmiyorum. Eve gelince sıcak-soğuk su ile damarlara yapılan şok etkisi de öneriler arasında (3 dakika sıcak suda beklet, 1 dakika soğuk suda, sonra tekrar sıcak, tekrar soğuk). Ayak masajına da devam!

64. gün: ikinci iş günümün sonu

64. gün: ikinci iş günümün sonu

69. gün: ayakta giyinebilmek; önce sağ sonra sol ayağını giyebilmek, güzel şeyler :)

71. gün: bir ayağa bol gelen babet diğer ayağa dar geldikçe ve incecik düz lastik tabanla yürürken tüm taşı toprağı hissetmek epey zorluyor. Bir aşama sonrası gene lastik ama önden bağcıklı ayakkabılar. En azından üstten sıkıştırarak çorap etkisi yaratıyor sanırım. Akşam ayakkabıyı çıkarınca ayak kısmı normal ama bilekte patlayacak gibi şiş birikiyor.

72. gün: “Nusret” ofiste kalmış :) – tek kalmış değnek (yani Nusret) ile de aramıza mesafe koyma zamanı geldi!

75. gün: 27.04 28T ~ 13.07 28T –  en son kazadan iki gün önce sokağa gezmeye çıkmıştım ve durakta beklemiş, belediye otobüsüne binmiş ve insanların arasına karışmıştım. Servis ile steril şartlarda işe gitmeye benzemiyor, stresli ve heyecanlı bir duygu.baharda planladığım taşınma süreci ancak bugünlere kaldı ve sokaklarda dolaşmak, emlakçıları gezmek ve uygun bir ev bulmak gerek! Beşiktaş rampaları, dere depe bizi bekler. Emlakçı peşinde basamaklardan tek tek çıkıyor, tane tane iniyorum. Eski binalar ne kadar da zor! Akşam yemeği için de Yıldız korusundaki Kır Bahçesi ayak bileğim için altın vuruş oluyor ve gece yarısı olmadan (büyü bozulmadan) eve kendimi atmayı başarabiliyorum.

76. gün: bağdaş kurabiliyorum! – akşam yemeğinden sonra kanepede oturmuş tv de zaplarken içimden ayaklarımı toplamak geliyor ve işte oluyor, bağdaş kurmuşum. Gerçi sonrasında ayaklarımı ancak ellerim ile ayırabiliyorum ve tekrar yapamıyorum. Ama olacak, denemeye devam! 

79. gün: seksen günü geçti, aynadan çok ayağımı seyrediyorum. sıradanlaşsa artık, unuttursa biraz kendini! - altı lastik ayakkabı yerine koşu ayakkabısı ile (kalın tabanlı) daha rahat ediyorum ve öyle kalın tabana sahip sandaletlerim her ne kadar şişi engelleyemese de yürürken sekmemi azaltıyor ve yorulmamı engelliyor. Yağdım yağacak havanın veya bir sıcak sokak – bir klimalı ofis arası hava geçişleri de olumsuz etkili gibi. Morluk epey azaldı, sadece bilekte kemik çıkıntısının etrafında kaldı ama şiş hali geçip bitmiyor. Şiş arttıkça da sancı geliyor. Umarım kronikleşmez. Ofis içinde bir iki kat için asansör yerine merdiven ile çıkmaya çalışıyorum. Henüz basamak inemiyorum. Ola ki sokakta boş bulunup sağ ayağımla insem ve sol bileğim bükülse…bükülmüyor, burkuluyor ve sancıyor. Doktorun dediği gibi üç ayın dolmasını bekliyorum.

81. gün: tgif! – kaza günü giydiğim siyah spor ayakkabılarımı uzun süre sonra çift olarak giyebildim. Henüz bağcığını gevşek bırakıyor ve tam bağlayamıyorum olsam da tabanım içeride.

82. gün: bugün merdiven inebilen, yarın da koşar :) 

83. gece: bileğin derdi diner, parmakların eğrisi azar ‪#‎direnayak!

90. gece: ortopedik günlükler – 90. gün: sahura kadar bazı bazı seke seke ama İstanbul gezginleri ile dere tepe İstanbul!

91. gün: ayak bileğinin veya baş parmaklarının ağrımaması nasıl bir duygudur acaba :(

100. gün: dalya! Kaş yolcusu kalmasın!

117.gün: her şey yolunda merkez! – 3,5 ay olmuşken genel muayene için hastaneye gidiyorum. Ödem atakları 6. aya kadar sürer ve azalabilirmiş. Nemli ve soğuk havalarda şükretme hali kalıcı (çocuk kırıklarında geçermiş ancak). Fiziksel hareketlerde bir sıkıntı yok, spora başlayabilirmişim. hopla zıpla!

Röntgenlerime bakan doktor, ödem arttığında buz ve havlu ile kompres, hafif masaj (fazlası kan dolaşımını hızlandırır ve ödemi artırırmış) ve elastik bandaj ile çorap sıkılığında sarmamı (on cm elastik bandaj, eczanede satılıyor) öneriyor. İlaveten bir aydır çay, kahve tüketmeye başladım ama çevremdeki beyaz yaka ofis eşrafına kıyaslarsam, düşük doz!

118. gün: İstanbul gezginleri ile Büyükada sokaklarında gezerken mola verdiğimiz cami avlusunda (düz taş alan) içimden geldi ve durduğum yerde biraz oyalanıp sonra da kalabalığa yetişmek için koştum; kimse görmemiş ama çok güzel bir şeymiş :)

Dipnot: Baş parmaklarımda genetik olarak Hallux Valgus yani şekil bozukluğu var. Ayakkabı seçimi yanında bazı dönemlerde şiddetli ağrı gibi şikayetlerim olabiliyor. Gençken araştırdığımda, bu kemiklerin kırılarak uzun süreli bir alçı tedavisi ile iyileşeceğini bulmuştum. Odadan çıkmadan bunu da sordum ve doktor ayaklarıma baktı ve “günlük hayatını çok çok engellemedikten sonra operasyon düşünme” dedi. Modern tıp, kemiği kırmadan yuvaya girip kemiğin bağlarını düzelterek, bir aylık bir kontrol dönemi ile çözüm sunuyormuş ki bu iyi haber. Ama durduk yere vücut bütünlüğünü bozmaya gerek var mı, yeni riskler ile kıyaslandığında ne kadar optimal bir çözümdür tartışılır. Günlük çözüm olarak parmak arası silikon makara kullanarak baş parmaktaki yükü dağıtmaya devam ve ağrılı günün akşamında gece ateli kullanmak rahatlatıcı.

İşler güçler:

İlk gün acilden verilmiş, on gün iş göremez raporum var ve doktorun onuncu gün muayenemde verdiği “30 günlük rapor verilsin” dilekçesi ile rapor sekreterliğine gidince “sistem on güne izin veriyor, on gün sonra siz veya bir yakınınız bu kağıtlarla gelsin, tekrar vereceğiz” diyorlar ve hastaneden ikinci on günlük iş göremez raporumu ve doktorun dilekçesini alarak hastaneden ayrılıyoruz.

Yirminci günde, raporun ve dilekçenin örneğini mail ile gönderdiğim bir arkadaşım sabah rapor sekreterliğine gidiyor ve önümüzdeki 20 gün için hazırlanmış heyet raporunu (yani 3. rapor) teslim alıyor. Tüm bu raporları aldığım gün SGK’nın online sistemi üzerinden gerekli girişleri yapabilmeleri için mail ile şirketimin İK yetkilisine gönderiyorum.

e-SGM hizmet sorgulama ekranına kimlik bilgileriniz ile giriş yaparak adınıza iş göremezlik ödemesi olup olmadığını kontrol edebilirsiniz. Tarihlerden anladığım kadarı ile rapor süresi dolduktan sonra buraya kayıt düşüyor. Üçüncü raporun süresi içindeyken, ekranda gördüğüm ilk 20 gün için Ziraat Bankasına kimliğim ile gittim ve nakit olarak ödeme yaptılar.

Alçı çıktıktan sonra şişin inmesi ve yavaş yavaş ayağım üzerine yük verme dönemi için de doktor 20 günlük bir rapor daha veriyor. Rapor sekreterliğine gittiğimizde, elimdeki eski raporda muayene gözüktüğünü, kapatılması gerektiğini söylüyorlar. İstanbul’a mı gitmem gerek bunun için? “Sistemden kontrol edebilir misiniz?” diye tekrar soruyoruz ve önceki raporların kapatıldığını, yeni 20 günlük raporun hazırlanacağını ve önümüzdeki hafta (kurul imzaları tamamlandıktan sonra) gelip almamızı söylüyorlar.

Bugün Çapa Hastanesi Ortopedi rapor sekreterliğini arayıp raporun durumunu sordum. Yeni rapor almam için bunun kapatılması gerektiğini (ÇALIŞIR) ama sistemde kapanmamış göründüğünü ama sistemin işlem yapmaya izin vermediğini söylediler. Telefonda bana yardımcı olan beyin haklı olduğu bir konu var ki, raporun altında “Hastanın dikkatine: e-ödenek (iş göremezlik) raporlarında rapor durumu KONTROL olan raporlar da tarafından hastanın çalışacağına karar verildiyse rapor yazan kullanıcının yanına KONTROL olan raporunu ÇALIŞIR olarak güncellemesi gereklidir. Yoksa SGK’dan ödeme yapılmayacaktır ödemesi için, kurul hastanın iş yapması gerektiğine karar verirse e-SGK’da ÇALIŞIR olarak güncellenmesi gerekir” yazıyor ama bu devrik cümleye göre önce benim tedavimin tamamlanması gerektiğini anlıyorum, ama tamamlanmadı ki!

Çıkardığım sonuç, sevksiz olarak hastane değiştirince hasta kaydının tedavi takibi anlamında sürekliliği sağlanmıyor! Keza, röntgenlerin görülememesi gibi. Bildiğim kadarı ile Sağlık Bakanlığı ile telekomünikasyon firmaları PACS sistemi üzerine ortak çalışmalar yapıyorlar ve hastane içinde elimde röntgen gezmiyor oluşum veya röntgen çekildikten on dakika sonra doktorun yanına gittiğimde bilgisayar ekranında görüntünün açılmış olması bu sayede. Umarım sistem hastaneler arası bağlantıyı da geliştirir.

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin santrali telefona yanıt vermeyince çalıştığım şirketin İK sorumlusunu aradım. Raporu sistemde görebildiklerini ve hafta içinde işlemi tamamlayıp SGK’ya ileteceklerini söylediler. Bu durumda bir sorun görünmüyor ama gene de emin olamıyorum. Süresi dolmuş üçüncü raporda bir sıkıntı var mı, dün aldığım yeni rapor hangi tarihten başlayacak veya başka bir problem çıkacak mı? 

Hafta sonu e-SGM’den kontrol ettiğimde iş göremezlik ödemesinin Ziraat Bankası’na aktarıldığını gördüm.

“Sağlık Heyeti raporunu haftaya gelin alın” demişlerdi. Kurul Perşembe ve Salı günleri toplanıyormuş. Bu sabah dört vesikalık fotoğraf ile hastaneye gidip sekreterlikten 1 Temmuz’a kadar geçerli 4. raporumu aldım. Son muayeneden sonra raporu sekretere geri veriyorum ve Heyet raporu olduğu için ancak heyetin kapatabileceğini öğreniyorum. üç fotoğraf ile birlikte önümüzdeki hafta heyet toplantısından sonra gidip kapanış (ÇALIŞIR) raporumu alacağım ve şirkete vereceğim.

Hastaneden rapor alındı. Hastane ve şirketin İK birimi online sistemde gerekli girişleri yaptı ancak henüz ödeme yapılmadı. Her sabah E-SGM’den kontrol ediyorum. Alo 170 SGK çağrı merkezi arayıp sorduğumda İstanbul bölgesinde işlerin yoğun olduğunu ve en az yirmi gün beklememi söylediler. Bekliyorum.

Rapor kapanışı üzerinden 45 günden fazlası geçti ve ALO 170′i tekrar aradığımda kayıt açtılar ve takip numarası ile üç iş günü sonra aramamı söylediler.

Üç iş günü sonra Ukrayna’da olduğum için telefon ile kontrol etmiyorum. Pazartesi sabahı ilk iş e-SGM sayfasından kontrol ettiğimde 1 Temmuz’da kapatılarak “çalışabilir” onayı verilmiş raporum için SGK ödemesinin 4 Eylül’de Ziraat Bankası’na gönderildiğini görüyorum.

Böylece, dördüncü ve son raporum için de bankadan alıp şirket hesabına yatırmam sonrasında resmi süreç kapanmış oluyor. 

Hepimize geçmiş olsun!

biraz da gülelim: en komiğiden günün karikatürü

en komiğinden: günün karikatürü

Ortopedik günlükler: hal ve gidişat!” üzerine 9 yorum

  1. Geri bildirim: Ortopedik Günlükler: ilk 24 saat |

  2. Geri bildirim: Kediler, begonviller ve Akdeniz mavisi: Kaş |

  3. Geri bildirim: Altın şehir: Üsküdar |

  4. Geri bildirim: Düğünümüz var! |

  5. Geri bildirim: üç gün, üç gece ve bir düğün: Lviv |

  6. Geri bildirim: Kuzeyde bir başkent: Kiev |

  7. Geri bildirim: Işık doğudan yükselir: Kars | Gezi notları ve fotoğraflar

  8. Geri bildirim: Balkanlar 2 | Gezi notları ve fotoğraflar

  9. Geri bildirim: Dalga avcıları: Kefken – Kerpe | Gezi notları ve fotoğraflar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s